
Emek Sineması'nın yokluğunda bu sene Atlas, Beyoğlu ve Cinebonus G-Mall sinemalarında düzenlenen Sonbahar Film Haftası Filmekimi'nde on yedi film seyrettim: Hikâyeyi kronolojik olarak anlatmak için bilet kuyruğuna, namı diğer Bilet Cehennemi'ne dönmek şart...
Atlas'ta bilet satışı 10.00'da başlayacaktı ve ben tam saatinde oradaydım. Elbette kuyruğun uzun olacağını tahmin ediyordum, hatta İstiklal Caddesi'ne adım attığımda, keşke uykumdan biraz daha feragat edip erkenci davransaydım, diye düşünmeye başlamıştım, ama ta Adidas'a kadar uzayan Filmekimi kuyruğundaki bekleyişimin sekiz buçuk saat sürebileceği aklımın ucundan bile geçmiyordu. Evden aceleyle çıktığım için kahvaltı da yapmamıştım. Dolayısıyla, bekleyişin beşinci saatinde neredeyse pes ediyordum. Başım dönüyordu, bacaklarımda derman namına hiçbir şey kalmamıştı. Kuyruktan yirmi dakikalığına ayrılıp Atlas'ın hemen yanındaki Patso'da bir şeyler yeme yeme fırsatı bulamasam, sahiden pes edecek ve Filmekimi'ni pas geçmek zorunda kalacaktım. Patso molası benim için kurtarıcı oldu: Azmettim, başardım anlayacağınız. Üç buçuk saat daha geçtiğinde, biletlerim elimdeydi ve havanın henüz kararmadığı İstiklal Caddesi'ne zaferimin tadını çıkararak adım attım.
8 Ekim Cuma günü başlayıp ek seanslar dolayısıyla 15 Ekim Cuma sona eren Filmekimi haftası ise iki açıdan maceralıydı: Yağmur ve okul. Daha ilk gün sağanak yağmur hem şehri hem üzerindeki insanları suya boğdu, ayakkabılarım hatta çoraplarım sırılsıklam olduğu için iki film arasında yeni birer ayakkabı ve çorap almam gerekti, vesaire. Yağmuru zaten sevmediğim için zorlu bir ilk gün oldu, ama tamı tamına altı film seyrettim o gün. Okul macerası ise, 12.40ta paydos ettiğimiz Emirgan'daki lisemden çıkıp, koşu-minibüs-metro üçlüsüyle 13.30 seansına yetişmem demekti...
Benim gibi bir sinema tutkunu için son derece doyurucu bir haftaydı ve olanca yoruculuğuna rağmen bir kez olsun şikâyet ettiğimi hatırlamıyorum (eh, tamam, on yedinci ve son film olan Aslı Gibidir için 21.30'da salona girerken şikâyet havasındaydım, ama film şahane olunca bunun etkisi de çabucak geçti.).
Şimdi de, Filmekimi haftası boyunca Twitter'a filmlerle ilgili aldığım notları aynen paylaşıyorum sizlerle (belki başka bir gün biraz detaylandırırım bu notları)
Cirkus Columbia/Güzel Bir Hayat Düşlerken, Filmekimi için lezzetli bir başlangıç oldu. No Man's Land filmiyle adını duyuran Danis Tanovic, izleyiciye naif bir üslupla vurucu bir öykü anlatmayı başarıyor.
Jack Goes Boating: Beklediğimden daha iyi bir film. Philip Seymour Hoffman yönetmenliği iyi kıvırırken, oyunculuğu da boşlamamayı başarmış.
Akmareul Boattda/Şeytanı Gördüm: Güney Kore sinemasının herkesi kendine hayran bırakan mahir yönetmenlerinden Ji-Woon Kim'den, intikamı alışılmamış bir tarzda ele alan sert ama sürükleyici bir film.
Get Low/Mezara Kadar, sonlara doğru sarpa sarsa da kaliteli mizahı ve şahane oyunculuklarıyla (Bill Murray, Robert Duvall) izlemeye değen bir film.
Somewhere/Başka Bir Yerde: Tabii bir Lost in Translation değil ama Sofia Coppola orada anlattığı bazı şeylere yeni açılımlar getirmiş, o yüzden sevdim. Stephen Dorff ve Elle Fanning arasındaki uyum çok kuvvetli.
The Tree/Ağaç ve My Son, My Son, What Have Ye Done/Benim Güzel Oğlum Ne Yaptın Sen?: İkisi de iyi filmler ama bir yandan ikisi de potansiyellerini yeterince kullanmayan filmler diyeyim, kâfi.
Flickan som lekte med elden/Ateşle Oynayan Kız: Mayası tutmamış. Män som hatar kvinnor/Ejderha Dövmeli Kız'ın lezzetinden sonra bu zorlama senaryo yakışmamış.
Der Räuber/Hırsız: Bir soygun filmi değil sessiz sakin bir 'hırsız' filmi. Bir eylemi değil bir insanı anlatıyor, irdeliyor. Hiç fena değil.
Chatroom: Kimi zaman abartılı, kimi zaman dengesiz ama sonuç olarak yaratıcı ve doyurucu bir film.
Route Irish/Tehlikeli Yol: Ken Loach-Paul Laverty ortaklığının yeni filmi. Sağlam bir film ama keşke sırtını bu kadar diyaloğa dayandırmasaymış...
Alting Bliver Godt Igen/Her Şey Güzel Olacak: İyi film, hoş film ama Christoffer Boe'den daha da iyisini beklemek hakkımız zannediyorum.
The Town/Hırsızlar Şehri: Sağlam bir soygun filmi. Ben Affleck senarist ve yönetmen olarak kendini kanıtladı. Bir de başrolü üstlenmeseymiş... Gone Baby Gone'da oynamamıştı ama bunda kendini tutamamış anlaşılan. Bir de Blake Lively var tabii. O kadar kötü oynamış ki beş dakika görünüyor. O beş dakikanın iki dakikasının sevişmeden ibaret olduğunu söylememe bilmem gerek var mı?
Jon Hamm bittabii iyi oynamış ama rolü biraz sönük kalıyor. Hırsız ekibine karşı dişsiz bir rakip.
En sıkı performansları ortaya koyanlar Jeremy Renner ve Rebecca Hall olmuş.
Happythankyoumoreplease/Mutluyum Devam Et: Josh Radnor hiç de fena iş çıkarmamış. Samimi ve eğlenceli bir film. Kate Mara da ne güzel hatun arkadaş... Ama bir gerçek de var ki, ne Josh Radnor, Ted Mosby'den farklı oynuyor, ne de Sam karakterinin Ted Mosby'den ayrılan yönleri var... Josh Radnor film çekmeye devam ederse kendine öyle bir rol yazmalı ki üzerine yapışmaya başlayan Ted Mosby'den uzaklaşabilmeli.
Yalnız How I Met Your Mother amma verimli dizi. Jason Segel, Forgetting Sara Marshall'ın senaryosunu yazdı ve başrolünde oynadı, Josh Radnor'ı zaten söyledik. Şimdi de Neil Patrick Harris film yönetecek. Senaryoda parmağı yok ve oynayacak mı bilmiyorum ama How I Met Your Mother'dan kendi filmini yapan üçüncü isim olacak.
Film Socializme/Sosyalizm: Godard bildiğini okumaya devam ediyor. Güçlü bir film ama sinema sanatına pek de sadık olduğu söylenemez: Bir sinema filmi olmaktan uzaklaşıp başka bir şeye dönüşüyor sık sık.
Lung Bonmee Raluek Chat/Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor: Bayıldım ben. Bir film bu kadar sakin ama bu kadar fantastik olsun. Atmosfer de bu kadar kuvvetli olsun... Finale kadar aynı atmosfer muhafaza edilse 'şahane' derdim.
Copie Conforme/Aslı Gibidir: Before Sunrise/Sunset tadında başlıyor, ortalara doğru kendi yolunu çiziyor. Binoche, Cannes'da aldığı ödülü hak etmiş gibi. Abbas Kiyarüstemi, ne türde film çekerse çeksin tökezlemeyeceğini kanıtlıyor Copie Conforme'yle. Sonuç olarak hoş bir seyirlik.
Ek olarak, Filmekimi haftasında seans boşluklarını doldurmak için AFM Fitaş'ta izlediğim vizyon filmleri hakkında tuttuğum Twitter ve Formspring notları:
Stone/Şantaj: De Niro, Norton ve Jovovich'e rağmen bomboş bir film.
Kavşak: Film beni bir açıdan beni şaşırttı: Başta öyle lezzetli bir atmosfer kuruyor ki, ortalara doğru bu atmosferin bozulması demek, filmi tehlikeye atmak demek. Bunu nasıl görememişler de önlemini almamışlar, merak ediyorum. Bir de filmin kilit sahnesi geçiştirilmiş basbayağı. Ha ama finali konusundaki eleştiriler abartılı. Pek de tozpembe, pek de iyimser bir final değil aslına bakılırsa. İyi bir film muhakkak, izlediğime memnunum, Selim Demirdelen daha da iyi işler çıkaracak ileride, ama Kavşak'a 'çok iyi' denemez, hele 'mükemmel' hiç denemez.
Buried/Toprak Altında: Sinema eleştirmenleri Buried'i yere göre sığdıramıyorlardı, dedikleri kadar varmış neredeyse, istisnasız bütün film tabutta geçiyor ama bir an sıkıldığımı hatırlamıyorum. Hem vurucu bir sistem eleştirisi, hem sürprizlerin bol olduğu bir senaryo, hem de gerilim yerli yerinde. Ryan Reynolds da rolü iyi sırtlanıyor.
The Other Guys/Yedek Polisler: Adam McKay yine yapmış yapacağını. Sabun köpüğü elbette ama ağız dolusu güldürüyor yani amacına ulaşıyor. Kevin Smith filmleri kadar olmasa da (bazıları istisna tabii) alabildiğine absürt. Bir de en komik esprilere bile gülmeyen donuk bir seyirci kitlesiyle izlemesem keyfi daha çok çıkacaktı.